yazmak ya da yazmamak işte bütün mesela bu.

...

28 Ekim 2010 Perşembe

Üşüdüm

Soytarı ömrümün her köşesinde,
Küçük büyük düş kırıklarım var.
Her iç çekişte içinde kaybolduğum bir melodi sürüklüyor beni sana,
Sen her ne kadar benim farkıma varamasanda...

Yaralıyken yaraladın beni,
Gözyaşların ilmik attı gönlümün kenarlığına,
Yaralıydın ve başı karalıydın, saplarken oklarını, alın yazıma...

Yaklaşmaya çalıştıkça sana uzaklaştın benden
Sadri abi kim ki benim yanımda,
Kendi ömrümde Turist Ömer'den farkım yok.
Her olayda kendi kaleme gol atıp, Ofsayt OSman gibi;
Bu da mı gol değil be dedikçe, skor tabelası hep aleyhimde...

Ben yaklaşıyordum sana sen uzaklaşırken benden,
Gittikçe ufalıyordu gölgen,
Yok oluyordun sanki hiç gelmemiş gibi.
Güzel yüzün ve içindeki ip atlayan kızla beraber...

Hep mi banaydı sisli aşklar ve en zor dönemeçler?
Şarampol korkusuyla yaşadım ömrümün geri kalanında,
Baharda bile kar yağdı üzerime
Üşüdüm çok üşüdüm...
En sıcak sevdaların yamacında,
Sen olsan da yanımda ya da olmasan da
Aşkından yansam da;
Üşüdüm...

14 Ekim 2010 Perşembe

Futbolcu Olmak İstiyordum...


     Her çocuk biraz futbol oynamıştır. Kimisi için hobi, kimisi için tutkudur, benim için olduğu gibi. Benim gibi, 90'lı yılların ortaları ve sonunda çocuksa bu tutku doruğa ulaşmıştır... Her futbol oynayan çocuk mahalle maçları denen sokak futbolunda kendini ispat etmeye çalışır. İzlediği, sevdiği, taraftarı olduğu takımın yıldız oyuncusunu kendisiyle bütünleştirerek oynar, futbolcu olma hayalleriyle yaşardı genelde. Bizim zamanımızda Galatasaray'da muhteşem zaferler kazanan George Hagi vardı. Her şut çekişte Hagi, Hagi, Hagi diye bağırır öyle oynardım, ne günlerdi be... Ben de futbolcu olmak isterdim ama bazı futbolcu hikayelerinde olduğu gibi sokakta ya da halı sahada keşfedilmedim hiç, babamız da destek çıkmadı futbolcu olma isteğime. Yani futbol, ukte olarak kaldı içimizde...Diyeceksiniz ki o kadar iyi mi oynuyordun da hakkını yediler? Haklısınız dünya yıldızı olacak potansiyelde değildim ama iyi oynardım...

     Saçlarını yeni yeni taramaya başlamış, sakal müsveddesi tüylerini, gizlice, babasının eski, paslı jiletlerine kurban eden bir çocuktum o zamanlar. Mahallede her oyunu oynardık da genellikle futbola yoğunlaşırdık. Koyu Galatasaray'lıyız bir de, UEFA kupasını almışız futbol aşkımız ve futbolcu olma istediğimiz tavan yapmıştı. Çok başka bir şeydi futbol benim için hatta tutkudan da öte... Yenilince ağlardım mahalle maçlarında sinirden... =) Hagi, Hakan Şükür, Arif Erdem, Okan Buruk, Tugay Kerimoğlu, Hasan Şaş, Emre Belözoğlu (daha sonradan paragözoğlu soyadını aldı!) gibi süper top oynamasak da mahallenin en iyisiydim. Hatta diğer mahallelerden maçlara tek ben çağrılırdım, karma milli takım gibi bişeyler yapar oynardık. Hatta yarışırlardı beni kadrolarına seçmek için mahallelerin abileri. Hey gidi heyy... =)

     İşim gücüm futboldu, bir kulübe gitmek isterdim hep ama gel de bunu babama anlat... Adam futbol severmi, adam takım tutmaz, adam işine gücüne bakar, futbol sana para kazandırmaz, ayağını kırarlar oturursun köşene hiç bişeye yaramaz. Oku da adam ol vb. ebeveyn nasihatleri eder dururdu. Ben dinlemiyorum tabi. Deli gibi, günde 7-8 saat maç yapıyorum, futbol topu vücudumun bir parçası gibi adeta.

     Okulda da çok top oynardık. Boş derslerde, Beden eğitimi derslerinde, okul çıkışında, okul turnuvalarında ve okul takımında. Okul takımında da oynuyoruz lisede. Lise 2 deyiz ve liseler arası turnuvaya katılmıştık 2001 yılında. Sırt numaram 15 idi. 10 numarayı çok severim Hagi'den dolayı, ama abiler varken bize forma mı verirler. İlk maçta yedek kulübesine kök saldım, abiler varken bize forma mı verirler! Yenildik... 2. maçta sonradan girdim gol attırdım berabere kaldık. Geldik 3. ve son maça... Yenersek gruptan çıkacağız, yenilirsek umutlar başka bahara kalacak. 3. ve son maçta da yedek de olsa kadroda olmayı beklerken hoca 15 numaralı formamı aldı başkasına verdi. Şok olmuştum, kadroya giremedik trübündeyiz diye üzülürken, hoca bana forma uzattı, bir baktım 10 numara. O kadar sevindim ki gözlerim yaşardı o an (şimdi bile duygulandım be). Maça ilk 11 de çıkacaktım ve hem de 10 numarayla... Maçı 2 gol bir de asistle tamamladım 5-2 yendik ve gruptan çıktık. Herkes tebrik ediyordu. Tribünden kendi adımı duymak bambaşka bir şeydi ve unutulmaz bir andı... Turnuvanın geri kalanında hep ilk 11 oynadım. 3 maç daha yaptık, 2 gol attım ve 5 asist yaptım ama çeyrek finalde 4-3 yenildik ve elendik ama turnuvanın içinde bulunduğumuz zamanlar muazzam güzeldi.

     Turnuvadan 3-4 gün sonra beden eğitimi dersinde hoca beni yanına çağırdı seneye okul takımında sen kaptan çıkacaksın hazırlan dedi. Bu arada birkaç amatör kulüp seni ve birkaç arkadaşını sormaya geldi dedi. Gidin denemeye alsınlar kesin beğenirler dedi. İçimde apayrı bir sevinç oluşmuştu. Hep istediğim futbolculuk için bir kapı aralanmıştı.(Hocamın amatör dediği kulüpler; İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Güngören Belediyespor, Güngörenspor. Şimdi bu takımların 3'ü de profesyonel liglerde hatta İBB, Türkiye Süperliginde!) O akşam babama gelip dedim, beni kulübe yazdır, izleyip beğenmişler vs vs diye dil döktüm. Ama babam bilindik nasihatlerini sıraladı. Çok dil döktüm, kafa şişirdim, 1 ay konuşmadım ama nafile... Sonra kendim gittim kulüplere, 18 yaşından küçük olduğun için velinin izni gerekli lisans için falan dediler. İşimiz yine babayla halledilecekti. Babama bir daha yalvardım ama değişen bişey olmadı. Futbolculuk hayalim başlamadan bitmişti. Hayata küsmüştüm adeta o zamanlarda. Sigaraya da başlamıştım, bundan sonra nasılsa futbolcu olamayacağım diye bırakmadım da... Futbol sadece mahalle maçları ya da halı saha maçlarından ibaret olacaktı. İçimde ukte olarak kalan diğer şeyler gibi tozlu raflardaki yerini almıştı bu tutkum...

     Yıllar sonra bir gün, 23 yaşındayım, iş işten geçtikten sonra yani, babamdan şu cümle geldi bir milli maç esnasında (babam, arada izler milli maçları); ''Sen de gitseydin bir kulübe sen de milli takımdakiler gibi oynayabilir miydin?'' Şaka mıydı bu?! yoksa ciddi miydi söylediklerinde babam? Duraksadım bir an ve cevap verdim; ''Bilmem, belki de sen engel olmasaydın olabilirdi'' dedim. ''Şimdi gitsen olmaz mı?'' dedi fütursuzca, izin vermemesinin kendisi için küçük birşey olduğunu haykırırcasına. Şaşkın ve kızgındım bu zamansız soru! karşısında; '' taa o zamanlarda bile, beni kulübe yazdır dediğim zamanlarda bile, geç kalmıştık'' dedim. '' Tüh ya, keşke sen de gitseydin dedi umarsızca ve bunlar (futbolcular) çok para kazanıyorlarmış doğru mu?'' dedi. Şok üstüne şok geçiren ben cevap veremedim bir an, ''evet kazanırlar ama bize faydası olmaz şimdi, iş işten geçtikten sonra bunu söylemenin manası nedir baba!'' dedim, sustu... Kalktım, dışarı çıktım bir sigara yaktım bu şokun üstüne...

     Düşünsenize, ''atı alan Üsküdar'ı geçmişken'' babam at ile Üsküdar'a gitmek için çırpınmak istemişti. Ama ortada ne at vardı, ne de Üsküdar yakındı... Ama babama kızmıyorum artık, o da evladının iyiliğini istemişti kendince, hatasını anlaması da güzeldi bence... Ve o günleri hatırlayıp içim acımıştı ama iş işten geçtiği için o kadar da üzülmemiştim bu sefer. Futbol benim için tutkudan da ötedir ve hep öyle kalacaktır ama bunun yanında futbolcu olamadığım için, futbol, içimde kocaman bir ukte olarak kalacak...

15 Ağustos 2010 Pazar

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Yerçekimsiz Söylemler Klavuzu (ALINTI!)

Hiç bir slogan uçurtma bayramlarına destek vermiyorsa, çocuk olmak da yok artık" dedi adam.

Yaşı yalanlarını bağışlatacak kadar genç, oturduğu yerden güç bela kalkacak kadar ihtiyardı. Bilmiyordu hangi şark daha yalnız, bilmiyordu hangi hicret daha sakıncasız. Mevsim gitmeyi öneriyordu. Baktığı her ufkun öte yanına hasret bir ömür vardı elinde ve çaldığı her kapıyı bir el açardı. Senatoryumlara kapanası bir kalıştı bu sanki. Hayatta kalmak için değerli bir organını bağışlamak zorunda olan zedenin kulağına çarpan 11 pontluk topuk sesi aslında doktorunun değil de duvarda asılı olan zaman makinesine aitti. Neşter, tene tavsiyelerde bulunacaktı; kalemini kırmadan önce - " bu son olsun ..." Doktor tavsiyede bulunacaktı- " günde 24 öğün, aç kalple, sanal yoldan alacaksın bu uyarıcıyı." Kesilen organ küçük bir tavsiye mektubu yazacaktı;

- Sevgili bedenim; sen bu satırları okurken ben çoktan eksik yanlarından biri olmuş olacağım. Birde iyi tarafından bakmalısın bu gerçeğe zira elinde olanların sen fark etmesen de ne kadar değerli olduğunu öğrendin bu gün. Umarım sinirlerini bozmuyordur Polyanna...
Elveda.

Gölgeler uzadığında anlardı vaktin telafi etmek için çok geç, uyumak içinse erken olduğunu. İkindiyi nerde görse tanırdı. Işık mutlaka bu vakitlerde kırılırdı kalbinde. İçindeki bütün flu’lar bir adım öne çıkar, yazık olurdu tüm pastellere. Belki de bu yüzden hiç renk vermezdi, ölümü merakları yüzünden tadacak olanlara. Gölgeler hareketsiz kaldığında anlardı kendisinden başka kimsenin tek bir adım bile atmadığını. Kıpırtıyı nerde görse tanırdı. Rüzgar muhakkak bu vakitlerde ruuzigar olur dağıtırdı bütün adresleri yanlış mektuplara. Belkide bu yüzden hiç bir postacı çalmadı kapısını. Göz güzü görmediğinde anlardı, gölge kalmadığını. Samanyolunu nerde görse tanırdı. Çünkü sadece yıldızlar anlardı, parıl - parıl parıldarken ve tüm gözler üzerindeyken kaymanın ne demek olduğunu. Işık hızında bir yok olmaya…
Çünkü sadece kaymış bir yıldız bilirdi, herhangi bir gölgeyi bile kıskanmayı;yok olanların arasında ve ancak bir aptalın gölgesi inanırdı, bir yıldıza ait olduğuna.

“Hiç bir vücut ısısı mevsim normallerini değiştirmiyorsa sevmekte yok artık” dedi adam.
Zaten bunun için hassas bir kalpten çok daha fazlasına ihtiyacı olduğunu görecek kadar bilge, tansiyonu 16’ya yükselmeden bir kalbi olduğunun farkına varamayacak kadar kurutulmuştu kitap aralarında. Mevsim sevmeyi öneriyordu.
Ziyadesiyle çekilmiş hasretliklerin söylediğine bakılırsa ışıkları erkenden söndürmeliydi akşam olduğunda. Uyku iltica etmek için en ideal ülke olsa da bir yerlerde mutlaka yakalanıp yaka paça sınır dışı ediliyordu gece yarılarına. Uyanıyordu adam, beyninde tefrikalar…

'Acının dili yoktur.’ dedi adam.

Ne kadar içtense, o kadar anlaşılır olur. CD’yi değiştirmedi hiç. Yüzünü gözünü çizene kadar dönsün istiyordu bu şarkı: Naci En Alamo…

Şarkıların içinde hayat olduğuna inanıyordu; kim daha iyi yaşarsa, o daha iyi yaşatıyordu. Tıpkı bu soprano gibi. ‘Sayfalar dolusu kalabalık cümlelerle anlatmak kolay iş!’ diye düşündü. Zor olan, her şeyi iki harfle özetlemekti: ‘A’ ve ‘ h’. . Bir ‘ah’ tan daha uzun ne olabilirdi?

Zor olan bir ‘ah’ ı tercüme etmekti.

Geceyi üzerine bir sabahlık gibi giyindi adam. Kâtibi sirkatten olunca insanın ne an kalıyordu çalınmadık ne yarın ve ne de yar’ in akla zarar silueti. Sabahı üzerine bir gecelik gibi giyerdi adam. Firkati bir telaş gibi olunca insanın, sırra kadem basıyordu dikkati. 'Akıl sahibi olmaktan daha zor ne olabilir? Tabi ki 'ah!' ların muhasebesini yapmaktır akıldaki. Küçük bir çocukken yani günler karnaval gibi geçerken, bir dilim kek bir çuval altından ağırken, içi dışarıdan görülebilirken insanın, dışarıda uçurtmalar, dışarıda harikalar, dışarıda zaman yokken, akşam güneş battığında değil anne eve çağırdığında başlarken, bayılırken silgi kokusuna, ay'ın adı aydede iken, yar yokken henüz yaralar varken, yas yokken henüz yastık kokusu lavanta, zor bilmez, son bilmez, tokat felekten değil babadan gelirken, bütün masalların kahramanları, bütün kahramanların kahırları ve tüm zamanların en akıl almazları alırken aklını; 'zarar yok' dedi adam “Herkes kadar iyiyim, herkes kadar kötü !”
Arkasına baktı ve 'Kalan yok!' dedi adam. 'Herkesten daha fazla buradayım!'!

'Kimsenin olmadığı yerde olmanın en kötü tarafı zamanın geçmemesidir, zamanın geçmemesinin en iyi tarafı insanın kendisini sonsuz hissetmesidir, insanın kendisini sonsuz hissetmesinin en kötü tarafı kendisini beğenmesidir, insanın kendisini beğenmesinin en kötü tarafı; insanın kendisini beğenmesidir' dedi adam. Sorulan tüm sorular, verilen tüm yanıtlar, ardışık birer sayı gibiydi ama sanki “bir” den başka bir şey yoktu karşısında, bir saat vardı ortalık yerde bir de dakika, bir gün vardı uyandığını sandığı bir de gece uyumaya çalıştığında. 'bazı yaralar; yardandır' dedi adam 'bazıları sıradan'

potansiyel olarak bir aşka hazırdı . 'ah! birde ziyan olmak olmasaydı ipin ucunda, ipin ucunu kaçırmak olmasaydı mesela yada durup dururken boyun olmak bir ipin ucunda. kaçırmak mesela bildiği her şeyi zihinsel olarak, zihne ihtiyaç duymamak mesela.... bir kulak duyacak kadar, bir burun her bünyede koklamaya yarar, bir boğaz haramla helali ayıracak ,görmek mesela güzeli çirkinle karıştırmayacak kadar,tatmak mesela tadını kaçırmadan ve hissedecek bir kalp lazım' dedi adam;
çarptığında 'bu yar, şu yaramaz' diyecek kadar.

Sarı kart gösterdi sonbahar. Hakikat yağmurdan başkası değilken artık, hangi cadde kalır ıslanmadık. Yürüdü; yanında sularla birlikte akan gölgesi ve elinde hiç açmadığı şemsiyesi. Yürüdü, ayaklarının altında dumansız bir ateş gibi yatan neonlar ve bilincinin altında yürürlükteydi yüzünü kızartanlar. Yürüdü kulaklarında hükümlü bir sağanak gibi;
tak
taak
taaak adımlar.

Yürüdü, nereye kadar bu aşağıya doğru tırmanışlar?
Bir soytarı vardı aklında; dehşet manzaralı, buz gibi soğuk, donma tehlikesi geçirilen bir gecede kralıyla beraber ormanın en çıkmaz yerinde kaybolan ve onu durmadan sorgulayan bir soytarı:

-Söyle bakalım kralım senin üzerindeki elmasların, altınların, bulunmaz ipekten kumaşların mı daha değerli şimdi, yoksa benim koyun kürkünden kaftanım mı!

Soytarılar vardı aklında ve mutlu görünmelerini sağlayan maskeleri. Unutmadı hiç yüzlerinde gülümseyen bir çocuk taşımaya çalışanları. Gözünden çıkarttı elbette ama aklından hiç çıkartmadı palyaçoların gözyaşlarını. Gülümsemeyi bu yüzden hiç ihmal etmedi birde soytarılık etmeyi, özellikle protokollere.
Kendi penceresine mavi misketler atıp uyandırmaya çalışırdı kendini;

- ömrüm beniiim pabucu yarııııım çık dışarıya kaybedelim !

Gülümsemeyi ihmal etmedi hiç bir iç savaş yaşarken ömrü. Belki de kırılması gereken kalbi değil pencereleriydi. Ömrü gayr-ı resmi bir geçit töreniydi. Eğlendirdi binlercesini, uğurladı binlercesini ama hiç bir otogarda iki kişi değildi. Gülümsemeyi ihmal etmedi adam birde uyandırmaya çalışmayı kendini. Durdu sonra, neonlar durdu, gölgesi durdu ama hakikat durmadı. Tüm itirazlarına rağmen sarı kartını göstermişti sonbahar.

Durdu, arkasına döndü ve gülümsemeyi ihmal etmedi adam, önce mevsime sonra sarıya güldü.

30 Temmuz 2010 Cuma

E Be İlham Perisi

    Her insan en az bir kere şunu düşünmüştür; 'Ulan bunlar bu kadar sözü, melodiyi, resmi, cismi, inciği, boncuğu, onu, bunu nasıl olur da kimsenin aklına gelmeyen şekilde bulabilir' diye. Sevdiği şarkıcının, yazarın, şairin vb sanatla uğraşan her kimi seviyorsa bu yönlerinden ötürü sever ve özümser, kendisine bir idol olarak görür ya da sadece takip eder. Bahsedilen şahısların silahı, 'ilham perisi' diye adlandırılan olgudur. Güçlü hayal dünyaları, yaşanmışlıkları, okudukları, gördükleri vb şeylerle birlikte ortaya çıkardıkları eserler ilham perisine atfedilir.

    Bana güzel gelen şarkıları, şiirleri, kitapları okudukça ulan bir insan bunları nasıl yazabilir, bende neden böyle özellikler yok diye çokça serzenişte bulunmuşumdur. Özellikle de Bayram Ali Tufan KIRAÇ (çoğu kişi tam adının tamamını bilmez) abimizin müzik dünyasına girişiyle birlikte şarkı ve özellikle de Anadolurock manyağı olduğum zamanlar bu söylemlerim sıklaşmıştır. Derken 1998 yılı ve sonrasında bana da dadanan bir ilham perisi oldu. İlk zamanlar bir iki şiirimtrak sözden ileri gitmeyen olay bana 'tesadüftür lan bunlar, biz kim şarkı şiir yazmak kim' dedirtmişti. 2001-2002 de liseden mezun olduktan sonra İlham perisi önceki gibi sadece geçerken uğradım kısmından, temelli misafirliğe hatta ev arkadaşlığına geçiş yapmıştı. Nerde boş bir kağıt bulsam şiir, şarkı sözü ve biraz da özlü söz yazar olmuştum. Ses kaydı yapan bir cep telefonum olunca da bu şarkıları melodileriyle ya da sözsüz melodileri kayıt etmişimdir. Hatta kafayı sıyırdın lan diye de içimden geçirdiğim zamanlarda rüyalarımda da şarkılar dilime dolanmaya başlamıştı.

    Eskiden bakkaldan adres sormaya çekinen, bırak görmeyi-konuşmayı, kız lafını duyunca kızaran bendeki bu yoğunluğun bir sebebi olmalıydı evet; Ortaokula giderken bir arkadaşım(Çorumlu ve kendinden sorumlu biridir); ' Ulan çoh pis seviyom, gavurun gızı beni gormüyor, gonuşamıyom da garşısına dikilip, içim dışım Cengiz Gurtoğlu oldu la, ciğaraya da başladım, yanıyom oolum' şeklinde kafamın etini mangal yaparken, ben de 'ulan adam aşık olur mu?' diye büyük konuşmuştum. Büyük laf etmenin vebali olsa gerek, lisede beni Mecnun eyleyen, deyim yerindeyse çarpım taplosundan beter eden bir yar, bana 'Canan'lık etmeye başlamıştı. Başlasa iyi olurdu da cin-tonik içmenin bi benzeri olan platonik bir sarhoşluktu bu. Canan ile konuşma safhasına 1,5 sene öküz-tren muhabbetinden sonra geçebilmiş ama  salaklığım ve çekingenliğim yüzünden reddedilmenin verdiği eziklikle dolaşır olmuştum bi çare. İşte ne olduysa o zamanlardan sonra ilham perisi sürekli dibimdeydi ve durmadan sıkıştırıyordu: Yaz, yaz, yaz, yaz ulaaan..! Ota yaz, boka yaz, havada uçan kelebeğe yaz, rüyalarında yaz... (Allahhhhh noluyor lan?! ohh rüyaymış...sortaç kovalıyordu şarkı ver diye)

    Neyse abilerim ablalarım, gel zaman git zaman bendeki bu duygu yoğunluğu genelde şarkı ve şiir olarak yazıya dökülmüştü. Hatta, 'amaan sonra yazarım şimdi kim uğraşacak yazmayla çizmeyle, ses kaydetmeyle' kıvamına ulaşan bir şımarma da hasıl oldu bende.(ses kaydı dedim de yazmadan olmaz; En çok yolda yürürken ilham gelirdi, açardım telefonun ses kaydını, görenler manyak demesin diye telefonla konuşur gibi yapıp şarkıları kaydediyordum =))  )  Taa ki, son 2 sene öncesine kadar. Tek-tük şiirler de yazdım, yazmadım değil. Ama asıl önem verdiğim şarkı ve sözlerini yazma kısmını, artık geride bırakmıştım. İlham perim daha sıcak yerler mi buldu acaba bilmem ama bu durum bende bir ikirciklenme oluşturdu. Ne olmuştu da yazamaz hale gelmiştim, sözlerim mi bitmişti yoksa, ya da duygularım mı azalmıştı, yoksa Canan'a karşı aşkım 'evlendiğini öğrendiğim zaman' (böyle siktiridandik bir duygu yoktur) bitmişmiydi... Velhasılıkelam, şu yada bu nedenle şarkı yazamıyorum. En kısa zamanda tekrar yazarım inşallah...

    Ve son olarak ilham perime seslenmek istiyorum:
Sevgili ilham perim; Dünyama girip de terketmene müsaade etmem. İnsan giderken bir hoşçakal der. Habersizce çekip gitmek de niye?! Haddini bil, geri gel gittiğin yerden. Gezdiğin tozduğun yeter! Affediyorum sorumsuzca çekip gidişini... Hadi gözlerinden öptüm, bekletme çabuk ol...

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Vurun Kahpeye!

    Son yıllarda önceki yıllara nazaran Galatasaray ve futbolcularına karşı toplu bir karalama kampanyası sürüp gitmekte. Bunun son örneği benimde canımı sıkan gurbet derbisinden sonra taraftarlar ile yaşanan birtakım olaylardır. Haberlerde Arda Turan taraftarlarla kavga etti diye aktarılan durumdur. Burada olaylar yanlı ve çarpıtılarak aktarılmaktadır. Bunun birçok nedeni var. Galatasaray ve futbolcularının da medyaya birçok koz verdiğinin de altını çizelim. Ama asıl olan köşeye sıkıştırılan futbolcuları kimlerin, neden ve kimler için hataya zorlandığıdır. Bunun son zamanlardaki en büyük örneği Arda Turan'dır. Bunun nedeni ne midir? Tek cümleyle; Kıskançlık ve bu kadar büyük topçunun fenerden yetişememesi ve medyada Fenerbahçe baskısı...

    Hiç kimse kendisini Arda Turan'ın yerine koyuyor mu? Üzerinde çok büyük baskı olan birisinin, hataya zorlanan birisinin psikolojisi ne olur? Türk futbolunun gözbebeği olan bir insana, bu kadar göz önünde olan bir futbolcuya, bu denli toplu linç girişimi mübah mıdır? Yanlı birtakım medyaya kanıp da kendi futbolcusuna sırt çeviren taraftara ne demeli? Bazı medya kesimleri, sırf Arda için yalan haber yapmak ve açığını kollayıp düşerken bir de ben vurayım düşüncesinde. Durum böyleyken, köşeye sıkışan bir insanın ne derece akıllıca düşünüp hareket ettiği aşikardır. Kaldı ki bir futbolcu normal bir insandan daha değişik bir psikolojidedir. Neden derseniz, futbolcular büyük güç ve enerji harcayan insanlardır. Bu da kişinin aklının, vücut yorgun ve güçsüzken futbolcu olmayana göre daha farklı çalışmasıdır. Fevri ve beklenilmedik tepkiler verebilmektedir. Bunu bilen ve çoğunluğu Fenerbahçe (Galatasaray taraftarı olan da var) medyası olan ve sırf daha fazla satış yapmak için zat-ı muhteremler deyim yerindeyse Vurun Kahpeye adlı romanı futbol dünyasına uyarlamaya çalışmaktadırlar. Bu son derece ahlaksızca ve hasetlik kokan bir davranış şeklidir. Bu haberleri yalan yanlış, doğru da olsa büyüterek ve çarpıtarak sunmak insanlığa sığmaz ve yanından da geçmez. Bu yolla yapılan haberlerden kazanılan para da ne kadar helaldir sorgulanmalıdır...

    Bu arada Arda Turan hatasız ve günahsız mıdır? Her insan gibi hataları ve günahları olacaktır. Ben, Arda günahsız pırıl pırıl bir kardeşimiz demiyorum. Kaldı ki kendisine tanınan yaşam alanı ve zamanı içerisinde yaşayıp ta pür-ü pak ölen insan yoktur.

    Sırf Galatasaraylı olduğum için ya da Arda'yı sevdiğim için yazmadım bu yazıyı. Fenerbahçeli bir futbolcuya da haksız ithamlarda bulunulursa ya da Beşiktaşlı bir futbolcuya, benim tavrım ve düşüncem aynı yönde olur. Bunun en büyük nedenlerinden birisi; işin ucunun Türk Milli Takımı'na dokunuyor olmasıdır. Futbolcuların psikolojileriyle oynanırsa Milli Takımda başarı beklemek ya da kulüp takımlarımızın Avrupa sahnesinde elle tutulur bir başarı yakalayabilmelerini beklemek mantıksızlıktır. Futbolcunun özel hayatını futbolundan önde tu ve her fırsatta hatasını kolla ve düşerken bir tekme de sen vur, ondan sonra Milli Takım neden Dünya Kupası'nda yok ve ya Avrupada başarısızlık neden oluyor de. Bu yönden düşünen oldu mu bilemiyorum ama durum bundan ibarettir.

    Futbola gönül veren kim varsa, çamur atanlara ve olayları çarpıtanlara kanmayalım.Sözkonusu Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor ya da diğer takımlarımız ve futbolcularımız değil. Kıskançlık ve çekememezlik yüzünden yanlı haber yapılan futbolcularımız ve bunun dolaylı olarak yansıdığı Milli Takımdır. Bunu göz önünde bulunduralım ve bir kez de böyle düşünüp itibar gösterelim medyaya...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Yazmak ya da yazmamak

Yazının bulunmasından falan başlamayacağım, Ki Sümerlilere sonsuz teşekkürler, söz uçar yazı kalır atasözünden hareketle yazmaya başlamak istedim. Ama şuraya ne yazsam diye de 2 saattir beklemekteyim. Ne zor şeymiş kafamdakileri yazıya dökmek...